29 Aralık 2025 Pazartesi
Dijital Çağda Asım'ın Nesli Olmak
"...Asım'ın Nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek..."
Mehmet Akif Ersoy
Her seminerimde gençlerin gözlerinin içine bakarak sorarım:
"Ben buralarda durmam, yurtdışına gitmek, orada çalışmak ve yaşamak istiyorum diyen kimler var?"
Sonra da istisnasız tüm salonlarda hemen hemen aynı tabloyu görürüm.
Neredeyse tüm eller aynı anda havaya kalkar.
İçimde bir sızı oluşur her defasında, hiç abartmıyorum.
Sanıyorlar ki kurtuluş sadece gitmekte.
Sanıyorlar ki başarı, başka bir gökyüzünün altında parlamak.
Akif, Safahat'ında Asım’ı anlatırken bize bir üstün insan tarifi yapmadı.
Bazılarının sandığı gibi onu sadece geçmişe, tarihe, geleneğe veya dine bağlı olarak da betimlemedi.
Tek derdi, bir insanın hem çok zeki olup hem de "insan" olarak kalabilmesiydi.
Onun vizyonunda Asım, çift kanatlı bir genç demekti.
Bir kanadında "Marifet" yani çağın bilgisi, fenni, teknolojisi ve bilimi olacak,
diğerinde ise "Fazilet" yani ahlak, vicdan, vatan sevgisi ve insanlık onuru taşıyacaktı.
Onun hayalindeki Asım kaçan, yerini yurdunu bırakıp gitmeye can atan biri değildi.
Bilgiyi kuşanan, ahlakı kuşanan ve günün sonunda kendi yurduna, kendi insanına borcunu ödemek için geri dönen iradeydi.
Bugünün dünyasında herkes bir yerlere gelmeye, bir şeyler almaya çalışırken, Asım bir şeyler katmaya gelen genç olacaktı.
En önemli özelliği ise ellerinde dünyanın en büyük teknolojilerini tutarken, kalbinde bu toprağın merhametini taşıması.
Tablet, bilgisayar kullanan o hızlı ve çevik parmakların, haksızlık karşısında bir anda yumruk olabilmesi.
Asım olmak, "Benim bir hayalim var" demekle yetinmeyip, "Benim bir sorumluluğum var" diyebilmek demek.
Sadece başarılı bir mühendis, iyi bir doktor ya da usta bir esnaf olmak değil; her ne yapıyorsa, onu sanki namusuymuş gibi tertemiz yapmak.
Kimsenin görmediği yerlerde de dürüst kalabilmek, rüzgar nereden eserse essin karşısında eğilmemek.
21. yüzyılda robotların, yapay zekaların ve insansız teknolojilerin dünyasında Asım'ın Nesli olmak en anlamlı yetkinliklerin başında gelecek.
Bugün ellerini kaldıran gençlerimizin çoğu kaçmak için gitmek istiyor.
Ama zaten Akif de tam yüz yıl önce Asım’ı karşısına aldığında ona "Gitme!" demedi.
Tam tersine "Hadi git!" dedi.
"Git ve Batı’nın ilmini, fennini, tekniğini heybene doldur." diyerek nasihat etti.
Akif’in Asım’ı geri dönmek için gidiyordu.
Batı’nın ışığını alıp, kendi evinin karanlığını aydınlatmak için gitmek istediler ve gittiler.
Sadece kendi kariyerlerini değil, kendi memleketlerinin talihini de değiştirmek için gittikleri gibi de geri döndüler.
Bugün kariyer yolculuğuna çıkan gençlere "Yazılım öğrenin, dil öğrenin, dünyayı tanıyın, sosyalleşin." diyoruz.
Yani "Marifet" kanatlarını güçlendirmelerini istiyoruz.
Bilgisiz, teknolojisiz, donanımsız bir gençlik, sadece hamasetle geleceği inşa edemez.
Ama tek kanatla uçulmayacağı için sadece "Marifet" de yetmeyecek.
Atomu parçalamak bir marifet ama o atomla bomba yapıp masumları öldürmemek yerine enerji üretip şehirleri aydınlatmak bir fazilet.
Yapay zeka ile insanları manipüle edecek algoritmalar yazmak bir teknik ama o zekayı kanseri yenmek için kullanmak bir vicdan.
İşte "Asım'ın Nesli", bu dengeyi kuracak nesil olacak.
En ileri teknolojileri kullanırken, kalplerinde en derin merhameti taşıyacaklar.
Bir elleriyle klavyede geleceğin kodlarını yazarken, diğer elleriyle de düşeni kaldıracaklar.
Dünya değişiyor, meslekler değişiyor, araçlar değişiyor.
Dün kalemle yazıyorduk, bugün tabletle yazıyoruz, yarın zihin gücüyle yazacağız.
Ama değişmeyen ve değişmemesi gereken tek şey, hep "insanlık" kalacak.
Sevgili genç arkadaşım; senden beklenen geçmişte yaşamak değil, geçmişten aldığın o sağlam ahlak mayasını, geleceğin teknolojisiyle yoğurman.
Asım bugün yaşasaydı muhtemelen en iyi kodlamayı o yapardı, en ileri girişimleri o kurardı ama asla haksızlık yapmaz, asla kibirlenmez ve asla insanlığını unutmazdı.
Dünya vatandaşı olmak harikadır.
Başka dillerde hayal kurmak, başka laboratuvarlarda ter dökmek büyük bir olay.
Ama gittiğiniz yerlere kimsesiz gibi kalmak yerine, arkanızda koca bir medeniyetin sorumluluğuyla gidin.
Mesele nerede olduğunuz değil, kim olduğunuz.
Köklerin ne kadar derindeyse, dalların o kadar göğe yükselir.
Değerlerine sahip çık ki, gelecekte savrulmadan yükselebilesin.
9 Aralık 2025 Salı
Veda Bile Etmeden Gidenlerin Ardından
İşyerimizin 3 blok yan tarafında bir dönerci dükkanı var(dı).
Sabahları usta, dönerleri hazır ederken camın önünde bekleyen kediyi de ihmal etmezdi.
Sevimli kedi o kaldırımda karnını düzenli olarak doyurur, orayı evi olarak bilir, orada kendini rahat ve güvende hissederdi.
Ta ki kentsel dönüşüm nedeniyle bina boşaltılana ve dükkan başka yere taşınana kadar böyle devam etti.
İstanbul’un o meşhur gri sabahlarından biri daha.
Hava nemli, rüzgar insanın içine işliyor.
Ama o üşümüyor.
Ya da üşüdüğünü hissetmeyecek kadar yoğun bir bekleyiş ısıtıyor içini.
Hafızası ona diyor ki:
"Bekle. Burası güvenli. Burası bereketli. O kapı açılacak, o bıçak sesleri duyulacak ve önüne sıcak bir parça et düşecek."
Pati uçlarını gövdesinin altına, o küçücük sıcaklığı korumak için saklamış.
Gözleri kapıda.
Hani şu her sabah açılan, açılınca dışarıya güvenin, tokluğun ve şefkatin kokusunu yayan o kapıda.
Kulakları tetikte.
İçeriden gelecek o tanıdık tıkırtıyı arıyor.
Bıçağın tahtaya vuruşunu, döner ocağının harlanan sesini, hepsinden öte o gür sesiyle "Gel pisi pisi" diyen ustanın çağrısını.
O ses, onun dünyasındaki tek müzik.
O ses, yalnız olmadığının sesi.
Ama bugün itibariyle tam 1 haftadır ses seda yok.
Koku yok, sıcaklık yok.
Sadece camda asılı duran, rengi kan kırmızısı bir kağıt parçası var.
Rüzgar estikçe cama çarpıp soğuk, ruhsuz bir ses çıkarıyor.
Üzerinde "TAŞINDIK" yazıyor.
İnsanlar için sadece küçük bir detay, basit bir adres değişikliği.
Ama "okuma yazması olmayan" o küçük can için bu kelimenin anlamı çok daha ağır.
Belki de kendini suçluyor.
Belki "Dün fazla mı miyavladım?" diyordur.
"Acaba ayağına dolandım diye mi küstü bana?" diye düşünüyordur kim bilir.
Nereden bilsin kentsel dönüşümü, nereden bilsin betonların, rantların, tapuların dünyasını?
O sadece sevdiği ve güvendiği insanların bir veda bile etmeden, yeni yerlerini göstermeden, bir başını bile okşamadan buhar olup uçmasını anlayamıyor.
Dramın en korkunç yanı açlık değil ama.
Dramın asıl adı, "görmek ama okuyamamak".
Kurtuluşu, rızkı, geleceği sadece 350 metre ötede.
Dönerci dükkanı yok olmadı ki, sadece yer değiştirdi.
Ateş hala yanıyor, et hala dönüyor.
Ama o, değişimi okuyacak, tabeladaki harfleri bir yol haritasına dönüştürecek yetkinliğe sahip olmadığı için kendi sonunu o kapı eşiğinde hazırlıyor.
Kedi değişimi okuyamadığı için bekliyor.
Aynı günümüzde değişen dünyayı ve düzeni göremeyen, görmek istemeyenlerin kendilerini heba etmeleri gibi.
O kırmızı afişin üzerinde kurtuluşunun reçetesi yazıyor halbuki.
Aradaki mesafe sadece 350 metre.
Koşsa 2 dakikada orada.
Koklasa bulacak ama gidemiyor.
Ama okuma yazması olmayan, dünyayı sadece ezberlediği alışkanlıklarla yorumlayan o kedi için 350 metre aşılması imkansız bir okyanus kadar uzak.
O kapı eşiği onun eviydi.
İnsanlar evlerini kamyonlara yükleyip götürebilir ama kediler götüremez.
Kediler, anılarına ve mekanlarına gömülürler.
Saatler ilerliyor, günler geçiyor, hala gelen giden yok.
Kalabalıklar yanından akıp geçiyor.
Onu her görmemde dünyada tonla üzülecek şey dururken yine de yüreğim acıyor.
Çektiğim fotoğrafı gösterdiğim herkes gülüp geçiyor, kimse anlam yüklemek veya derine inmek istemiyor.
Kimse o gözlerdeki "Beni neden bıraktınız?" bakışını görmüyor.
Ama o hala bekliyor.
Çünkü gerçek sevgi, bazen gelmeyecek birini, boş bir dükkanın soğuk mermerinde beklemek demek.
Çünkü umut, hangi canlı olursa olsun, en son sönen ışık demek.
Biz insanlar okumayı söktük, şehirleri dönüştürdük, dev binalar diktik.
Ama bir kedinin sadakatini, bir canlının "beni unutmayın" diyen sessizliğini okuyacak alfabeyi çoktan unuttuk.
O ise orada beklemeye devam edecek.
Açlığı, umudunu yeneceği ana kadar.
Veya biz, o kırmızı tabelalara bakmaktan vazgeçip, yanımızdaki o sessiz bakışları görmeyi öğrenene kadar...
5 Aralık 2025 Cuma
Çocuklarla Aradaki Dijital Uçurumu Kapatmak
Bir veli seminerinin sonunda soru-cevap kısmında bir baba söz istedi.
Yüzünde daha önce birçok ebeveynde gördüğüm yine o çaresiz ifade vardı:
"Hocam, tableti yasaklamayın diyorsunuz ama ben oğlumla iletişim kuramıyorum.
Sürekli o saçma sapan videolardan izliyor ya da oyun oynuyor.
Ona hayatın gerçeklerini anlatmaya çalışıyorum yine de beni dinlemiyor."
Ona şöyle dedim:
"Peki siz hiç onun dünyasına misafir olmayı denediniz mi?
Ona hayatı anlatmak yerine, bir kez olsun "Bana şu oynadığın oyunu öğretsene, nasıl yapıyorsun?" diye sordunuz mu?"
Babanın yüzünde anında şaşkın bir ifade belirdi.
Çünkü bir babanın oğluna "Bana öğret" demesi, otoritesini sarsmak gibi geliyordu ona.
Ama ben baba olduğum günden itibaren hep bunun tersine inandım.
Hadi şimdi de bunu açık açık konuşalım.
Hiç kendinizi çocuğunuzun karşısında çaresiz bir öğrenci gibi hissettiğiniz oldu mu?
Benim çok defa oldu.
İkizlerimin ellerindeki tabletleri bir piyanistin tuşlara dokunuşu gibi inanılmaz bir hızla kullandıklarını seyrederken içimden gayri ihtiyari şu cümle geçti:
"Böyle kullanmayı ne zaman kimden öğrendiler ve nasıl bu kadar hızlı olabiliyorlar?"
Bizler, yani 20. yüzyılın çocukları, dünyaya bir kullanma kılavuzuyla geldik.
Bir cihaz aldığımızda önce onun kılavuzunu okurduk.
Bir oyun oynayacağımızda önce kurallarını ezberlerdik.
Çünkü hayatı sırasıyla yaşamaya programlanmıştık, önce öğrenip sonra yapardık.
Ama çocuklarımız bizden çok farklılar, onlar kılavuzsuzlar.
Yeni bir oyun mu çıktı?
Hemen indiriyor ve oynamaya başlıyorlar.
Hata mı yaptılar?
"Game Over" yazısını görüp gülüyorlar ve saniyesinde yeniden başlıyorlar.
Bizim hata yapma korkusuyla adım atamadığımız dijital ormanlarda, onlar Tarzan gibi daldan dala atlıyorlar.
İşte tam bu noktada, yüzyıllardır süregelen o büyük ebeveynlik yasası çatırdıyor.
"Ben büyüğüm, en doğrusunu ben bilirim. Sen küçüksün, sen beni dinle."
Üzgünüm ama o devir kapandı.
Artık "Tersine Mentorluk" çağı başladı.
Bu kavram aslında yeni icat edilmiş bir şey değil.
1999 yılında dünyanın en büyük şirketlerinden General Electric’in efsanevi CEO’su Jack Welch bir şeyi fark etti.
İnternet dünyayı değiştiriyordu ama şirketin en tepesindeki tecrübeli yöneticiler bu değişimi bir türlü anlamıyordu.
Welch tarihe geçen bir karar verdi.
Şirketteki 500 üst düzey yöneticiyi, teknolojiye hakim genç çalışanlarla eşleştirdi.
Ama bir farkla.
Gençler mentor, yaşlı kurtlar öğrenci olacaktı.
Sonuç olarak şirket dijital çağa rakiplerinden çok daha hızlı ayak uydurdu.
Koskoca CEO’ların "Ben gencimden öğreneceğim" diyerek gocunmadığı bir dünyada, biz anne-babalar olarak çocuğumuzdan öğrenmekten neden çekinelim?
Bizler bu dijital dünyanın göçmenleriyiz.
Sonradan geldik, dili aksanlı konuşuyoruz ve kuralları hala daha anlamaya çalışıyoruz.
Onlar ise bu dünyanın yerlileri, dijital çağın tam ortasına düştüler.
Bu zamanın gerçek sahibi onlar.
Üstelik bu sadece bizim teknoloji öğrenmemiz için değil, çocuğun gelişimi için de hayati bir fırsat.
Eğitim bilimlerinde "Protege Effect" (Çırak Etkisi) denilen harika bir kavram var.
Romalı filozof Seneca'nın dediği gibi: "Öğretirken öğreniriz."
Çocuğunuz size bir şeyi öğrettiğinde beynindeki bilgiler daha kalıcı hale gelir.
Ama daha da önemlisi, "Öz Yeterlik" (Self-Efficacy) duygusu tavan yapar.
"Annem/Babam bile bunu yapamadı ama ben ona öğretebildim. Demek ki ben işe yarayan, bilgili biriyim!" hissi, ona vereceğiniz yüzlerce aferinden daha değerlidir.
Eve gidip çocuğunuza "Bana ChatGPT'yi nasıl kullandığını gösterir misin?" ya da Minecraft ta nasıl ev yapılıyor? diye sorduğunuz an aranızdaki duvarlar yıkılır.
O an çocuğunuzun gözündeki parıltıyı anında görürsünüz.
Omuzları dikleşir, çünkü o an evdeki komut verilen ve izin alan çocuk olmaktan çıkıp bilen, öğreten, uzman kişi konumuna geçer.
Size bir şeyler öğretirken aslında size duyduğu saygı azalmaz, tam tersine sizin onun dünyasına duyduğunuz saygıyı gördüğü için size daha çok bağlanır.
Ayrıca sadece teknolojiyi değil, onların dilini de öğrenmeliyiz.
Belki duyuyorsunuzdur, "Bu çok cringe", "Beni ghostladı", "NPC gibi davranma" diyorlar.
Bizim için anlamsız gelen bu kelimeler onların dünyasında bir iletişim kodu.
Bu kelimeleri aşağılamak yerine "Bu ne demek, bana da anlatsana" dediğinizde, aslında "Senin dünyanı önemsiyorum" mesajı vermiş de olursunuz.
Onlardan öğreneceğimiz çok şey var.
Biz düşünürken onlar yapıyorlar.
Biz bozarız diye korkarken onlar "bozulursa düzeltiriz" diyorlar.
Biz olaylara önyargılarımızla süzüp bakarken, onlar fitre kullanmadan olduğu gibi görüyorlar.
Evinizdeki bu küçük insanlar aslında gelecekten gelen birer elçi.
Bizi korktuğumuz ve anlamadığımız o geleceğe hazırlamak için buradalar.
Bu yüzden her akşam eve gittiğimde bir süreliğine öğretmen olmayı bırakıp sırama geçiyorum.
Ve çocuklarıma hiç çekinmeden bu sihirli cümleyi kuruyorum:
"Bilmiyorum. Bana da öğretir misiniz?"
İnanın bana, bu cümle onlara verebileceğiniz tüm nasihatlerden çok daha fazla hayat dersi içeriyor.
2 Aralık 2025 Salı
Nedir Bu Çok Yönlü Olmak? (Multipotentiality)
Bir gün seminer bittikten sonra genç bir kız öğrenci yanıma geldi:
"Hocam ben drone tasarımları çizmeyi seviyorum.
Aynı zamanda da yemek videoları çekiyorum.
Ama psikolojiye de çok ilgim var, araştırıyor ve okuyorum.
Ailem bana maymun iştahlısın diyor, haklılar mı sizce?"
Sorusunu bitirdiğinde bir süre duraksadım ve düşündüm.
Karşımdaki genç, aslında hep anlatmaya çalıştığım gibi tam da geleceğin çalışan profilini tarif ediyordu.
Merakı bitmeyen, yeni alanlara dalmaktan korkmayan ve farklı ilgi alanlarını harmanlayabilen bir genç.
Ama nedense bu özelliğini sanki bir “kusur” gibi anlatıyor ve öyleymiş gibi hissediyordu.
Çünkü hem toplum hem de ailesi ona tek bir yol çiziyor:
“Bir şey seç ve oradan devam et."
“Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu, çocukluğumuzun en masum görünen ama aslında en sinsi tuzaklarından biridir.
Çünkü sorunun yapısı bile bizden "Doktor, Mühendis, Öğretmen, Pilot" gibi tekil bir cevap bekler.
Ama ya cevap tek bir kelimeye sığmıyorsa ne olacak?
Ya çocuk benimkiler gibi hem uzayı merak ediyor, hem şiir yazmayı seviyor, hem de mutfakta yeni pasta tarifleri denemekten heyecan duyuyorsa ne yapacak?
Toplumumuz bu tür meraklı ruhlar için maalesef hemen "maymun iştahlı" etiketini yapıştırıyor.
Bir hevesle başladığı gitar kursunu üç ay sonra bırakıp tenise merak salan, tam kodlama öğrenmeye başlamışken aniden psikoloji kitaplarına gömülen o genci hemen yargılarız.
"Bir dikiş tutturamadın!" deriz, "İstikrarsızsın!" deriz ve "Böyle giderse hiçbir şey olamayacaksın!" diye de korkuturuz.
Belki de teşhisimiz baştan aşağı yanlıştır.
Belki de karşımızdaki bir başarısızlık örneği değil, son yıllarda sıkça duyduğumuz "Multipotentiality" yani "Çok Yönlü Potansiyellik" teriminin vücut bulmuş halidir.
Gelin, bakış açımızı biraz daha değiştirelim.
Tarihin en büyük dahilerinden Leonardo da Vinci bugün yaşasaydı ve bir kariyer danışmanına gitseydi, muhtemelen şöyle güzel bir azar işitecekti:
"Leo, artık bir karar vermelisin!
Ressam mısın, mühendis mi, anatomist mi, yoksa mucit mi?
Mona Lisa’yı yarım bırakıp uçan makine çizimlerine geçmek de ne demek?
Odaklanman lazım oğlum, odaklanman!"
Neyse ki Leonardo yaşadığı dönemde de maruz kaldığı bu baskılara kulak asmadı.
Tek bir alanda derinleşmek yerine merakının onu götürdüğü her çiçeğe konmayı seçti.
Anatomiyi bildiği için resimlerinde insanı kusursuz çizdi.
Mühendislik zekası olduğu için sanatında perspektifi daha önce yapılmamış bir şekilde kullandı.
Çünkü maymun iştahlı değildi, çok yönlü potansiyele sahipti.
Birden fazla alanda bilgi sahibi olan, farklı disiplinleri birbirine bağlayabilen bir meraklıydı.
Yıllarca büyüklerimiz bize "Bir işin ustası ol, yoksa hiçbir şeyin ustası olamazsın" diye nasihat ettiler.
Ama bu sözün orijinali böyle değildi ve herkes de bilmezdi.
"Her işten anlayan ama hiçbirinin ustası olmayan, çoğu zaman tek bir işin ustasından daha iyidir."
Geleceğin dünyasında, yani o çok korktuğumuz yapay zeka çağında bu söz her zamankinden daha doğru ve geçerli olacak.
Çünkü derinlemesine tek bir iş yapmak artık makinelerin işi.
Uzmanlaşma işini artık robotlar ve algoritmalar bizden çok daha iyi yapabiliyor.
Bir yapay zeka, kanser taramasını bir radyologdan daha hızlı yapıyor veya bir dava dosyasını en deneyimli avukattan daha hızlı tarayıp analiz ediyor.
Ama birbirinden uzak iki alakasız konu arasında bağ kurmak daha uzun yıllar boyunca insanların işi ve görevi kalacak.
Bir mimarın estetik anlayışıyla bir biyoloğun doğa bilgisini birleştirip yaşayan binalar tasarlayan yine insan olacak.
Bir müzisyenin ritim duygusuyla bir matematikçinin denklemlerini birleştirip yeni bir şifreleme algoritmasını yine insan yazacak.
İşte bu sentezleme gücü modern çalışma dünyasında biz insanların kalesi konumunda.
Çok yönlü insanlar, yani o maymun iştahlı sandıklarımız, aslında geleceğin en yenilikçi çalışanları olacak.
Çünkü sadece onlar dünyayı birbirine bağlı olmayan kutucuklar olarak değil de iç içe geçmiş bir ağ olarak görüyorlar.
Bir alanda öğrendikleri beceriyi hiç beklenmedik bambaşka bir alana taşıyıp uygulayabiliyorlar.
Tabiki de bu, her başladığımızı yarım bırakalım anlamına gelmiyor.
Zorluktan kaçmak için işi bırakmakla, merakını doyurduğu için yeni bir alana geçmek arasında çok ince bir çizgi var.
Çok yönlülük şımarıp vazgeçmek değil, bilinçli bir keşif yolculuğu demek.
Gençler ve içindeki meraklı çocuğu susturmaya çalışan yetişkinler!
Kendinizi tek bir etikete, tek bir mesleğe ya da tek bir kimliğe sıkıştırmak zorunda hissetmeyin.
İlgi alanlarınızın çeşitli olması büyüklerimizin dediği gibi sizin kusurunuz değil, tam tersine önemli bir güç.
Bugün bir yazılımcı ama aynı zamanda bir şair de olabilirsiniz.
Belki gündüzleri finansçı olup, akşamları da marangozluk yapabilirsiniz.
Hayat, "ya o / ya bu" seçimini yapmak için çok kısa ama "hem o / hem bu" diyebilmek için de yeterince geniş.
Sorun o genç kızda değil, bizim işi bitmiş ve modası geçmiş eski kalıplarımızda.
Bırakın çocuklarınızın da iştahı açık kalsın.
24 Kasım 2025 Pazartesi
Teknolojiye Karşı İnsanlık Devrimi
Her gün yeni bir yapay zeka modeli, yeni bir robot ya da yeni bir otomasyon haberi almaya devam ediyoruz.
Sanki dünya birileri ileri sarıyormuş gibi hızlanıyor, her uyanmamızda teknoloji artık dünde kalıyor.
Almanların dev firması Siemens fabrikalarında üretimin %75'ini otonom olarak gerçekleştiriyor.
Çin'deki bir yarı iletken fabrikasında yapay zeka teknolojileriyle üretim %70 artırılmış ve neredeyse sıfır hata ile üretim yapıyorlar.
ABD'li Under Armour, fabrikasında 3D baskı, otomatik kesim ve akıllı dikiş teknolojileriyle kişiselleştirilmiş üretime geçiş yaptı.
Bizde de Kocaeli'nde Ford Otosan fabrikasında üretim süreçlerinde dijital ikiz ve IoT teknolojileri kullanılarak %12 verimlilik artışı elde edilmiş.
Yapay zekâ ve otomasyon teknolojileri, eşi benzeri görülmemiş bir hız ve güçle hayatımıza giriyor.
Ama bu güç, eğer insani değerlerle dengelenmezse büyük riskler getirecek.
Sorunsuz bir gelecek için makineler lehine değişen gücü dengeleyecek şey ise "İnsanlık Devrimi" olacak.
Bu devrimin temelinde en gelişmiş yapay zeka sistemlerinin bile taklit edemeyeceği insani yetenekler var.
İnsanlık devrimi, teknolojinin merkez güç haline geldiği çağda odağı makinelerden ve algoritmalardan yeniden insana ve değerlere kaydırma çabası olarak tanımlanıyor.
Tüm sanayi devrimlerinde olduğunu gibi günümüz teknolojileri de neyi nasıl ürettiğimizle ilgili.
İnsanlık Devrimi ise neden ürettiğimizle ve bu üretimin insanlığa nasıl hizmet edeceğiyle.
Daha insancıl olmak, teknolojiyi bize hizmet edecek şekilde yönlendirmenin ve adil, sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almanın tek yolu.
Tüm yapay zekalar eğitildiği verilerdeki önyargıları yansıtıyor ve bu şekilde çoğalıyor.
Kararların adil, şeffaf ve sorumlu olmasını sağlamak için sistemi tasarlayan ve denetleyen insanlar etik bilincine sahip olmalılar.
Makineler rutin işleri üstlenirken insanlar için geriye sadece onların yapamadığı küçük işler kalırsa, toplumlarda amaç ve anlam krizi ortaya çıkar.
Bu krizi engelleyebilmek, bizi insan yapan duygusal ve yaratıcı rollerimize geri dönmemizle mümkün olacak.
Başka bir açıdan bakıldığında, otomasyonun işgücünü dönüştürdüğü bir ortamda insani beceriler ve yetkinlikler en değerli ve ikame edilemez yetenekler haline gelecek.
Yapay zekâ çağı insanı ikiye ayıracak: Veriyi yönetenler ve insanlığı yönlendirenler.
Birinci gruptakiler algoritmaları çalıştıracak.
İkinciler ise vicdanı ayakta tutacak.
Tarih ise, her zaman olduğu gibi insanlık adına cesurca karar verebilen vicdanlıları hatırlayacak.
“İnsan kalabilmek” artık bir erdem değil, hayatta kalma becerisi.
Hızla dijitalleşen bir dünyada hala hissedebilmek, adaleti menfaatin önüne koyabilmek, bir başkasının acısına kayıtsız kalmamak geleceğin en gelişmiş yetkinlikleri haline gelecek.
Çalışma dünyasında fark yaratanlar teknik becerileri yerine etik duruşlarıyla anılacak.
Geleceğin ekonomisi, makinelerin yapamadığı işleri yapan "Duygusal Zekâ" (EQ) üzerine kurulacak.
Bu yüzden 21. yüzyılın en büyük devrimi insanın kendini yeniden keşfetme ve güncelleme devrimi olacak.
Öne Çıkan Yayınlar
Dijital Çağda Asım'ın Nesli Olmak
"...Asım'ın Nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek..." Mehmet Akif Ersoy Her semineri...



